''Karanlıkta konuşanlar için sonsuzlukta yankılanmak üzere; Naylon Sözler'' tarafından mimlendim! Book Challenge Tag adı altında toplanan soruların yanıtlarını yazman gerekiyordu, yazdım. Buyrun göz atalım.
İlk hayranlığım: Victor Hugo'nun Sefiller'idir. Okuduğum ilk uzun soluklu klasik olarak anımsıyorum onu. Okulda katıldığım kompozisyon yarışmasında birinci olunca hediye edilmişti, henüz lisede bile değildim.
Favori serim: Aslında çok fazla seri okuyan biri değilim ama bir yanıt vermem gerekiyor ve Yüzüklerin Efendisi diyorum.
Favori kitabım: Şimdi derin bir nefes alıp bir süre onu içimde tutmam gerek zira bir kitapseverin en zorlanacağı sorudayız. Ben bu soruya Hakan Günday Az demek istiyorum. Az'ı okuyana kadar pek çok favori kitabım oldu fakat Az geldi ve zirveye yerleşti. Hakan Günday'ın okuduğum ilk belki de son kitabıdır. Kendisine şapka çıkartmak gerektiğini söylemiştim çünkü ben hayatın içindeki metaforları romana böylesine güzel yediren bir yazar görmedim.
Favori erkek karakterim: Şüphesiz Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı'dır. Fakat ben sevgili Martı'nın verdiği cevaptan sıyrılarak Holden Caulfield demek istiyorum. İki gıdım İngilizcem varsa o da The Catcher In The Rye'ı orijinal haliyle okumak içindir, kesinlikle çevirisinden daha lezzetli.
Favori kadın karakterim: Bunun yanıtlarken göz ucuyla kitaplığıma bakıyorum ve Virginia Woolf'un bana göz kırptığını görüyorum. Mrs. Dalloway'in baş karakterleri olan Clarissa Dalloway ve Septimus Warren Smith demek istiyorum. Kimbilir belki de ikisinin de Shakespeare'nin ''Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek demektir.'' sözünü anımsamalarından etkilemişimdir bir Shakespearesever olarak.
Favori okuma saatim: Tabiki de herkesin uykuya yahut kendi içine çekildiği sessiz ve geç saatler. O saatlerde kitabın içine dalıp, bambaşka dünyalara gitmeyi hep çok sevdim, seveceğim.
Şimdi benimde bloggerları mimlemem gerekiyor fakat ben bunu ben mümkün görmüyorum bir de sadece bloggerlar arasında sınırlı kalsın istemiyorum. Evet sevgili okur, hala bu cümlelerimi okuyorsan sen de mimlendin, sen de, sen de ve sen de!
15 Aralık 2014 Pazartesi
10 Ağustos 2014 Pazar
Kalbimi Bıraktığım Ada: Cunda
Yunanlıların Moshonisia dedikleri Kokulu Ada'yı yahut Kurtuluş Savaşı'nda padişahın 'Yunanlara teslim olun' emrine karşı gelerek silahlı mücadeleye başlayan ilk birliğin kumandanı Yarbay Ali Çetinkaya'ya ithafen Ali Bey Adası'nı yani Cunda'yı bir de benden dinleyin istedim.
Evlerine, evlerin kapılarına, kapıların tokmaklarına ve el değmemiş sokaklarına hayran olduğum Kokulu Ada ile tanışmamız aslında yıllar öncesine dayanıyor. Ailecek yaz tatilini geçirmek için Ayvalık'ı tercih etmemiz ve abimin merakıyla Şeytan Sofrası'nda günbatımını izlememizin ardından yolların bizi Cunda'ya getirmesi... Gece uğrayıp etrafı fazla göremeyişime rağmen kızarmış dondurmayı yiyince kalbimi orada bıraktım ben. Sonra Ayvalık'a gelmek ritüellerimiz arasına girdi. Hatta her yaz gideceğimiz yerlerin arasına Balıkesir'in Altınoluk'unu, Akçay'ını, Zeytinli'sini ekledik. İzmir'e doğru yol alırken bu güzel sahil şeridini kısacası Ege'yi çok sevdik! Her gelişimizde de Cunda'ya uğradık mutlaka. Bu yaz ise bizimkileri, adaya daha erken adım atmak için ikna ettim. Güneşi Cunda'da, denizin kenarında, biralarımızı yudumlarken batıralım dedim. Kabul edildi!
Öncelikle Ayvalık merkezine 8 km olan adaya Ayvalık'tan kalkan belediye otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Özel aracınız ile gidecekseniz Ayvalık ile Cunda arasında 1964 yılında kurulan ''Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü''nden geçip adanın girişinde bulunan otoparklara aracınızı park edip adayı karış karış keşfedebilirsiniz. Taş evleri, tarihi mekanları, deniz-kum-güneş zincirleme reaksiyonuyla ve doğasıyla tanışınca bana hak vereceksiniz.
Ada sokaklarını keşfederken sizi yalnız bırakmayacak dostlarınız olacak: Cunda'nın kedileri!


Döndüğünüz her köşede, hayran kaldığınız her kapının önünde kedilerle karşılaşmaya hazır olun. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama kediler öyle sıcak kanlı ki yavaş yavaş yanınıza yaklaşıp ''Beni sevin.'' diyorlar adeta.
Cunda aynı zamanda kiliselerin yoğun olarak bulunduğu bir ada. Bizans mimarisinde toplantı ve mahkeme salonlarında sıkça kullanılan plan tarzıyla oluşturulan Taksiyarhis Kilisesi bunlardan biri. 1927-28 yıllarında minaresiz olarak camiye çevrilen kilise içinde barındırdığı çeşitli ikonları yitirmiş. Bu üzüyor beni fakat tahribata rağmen hala birtakım ikonlar bulunmakta. Bunlardan en ilgi çekeni Yunus peygamberin uzun süre denizde kalıp bir balığın içinde yaşadıktan sonra balığın içinden çıkışını tasvir eden ikon.
Aşıklar tepesinde yer alan Agios Yannis Kilisesi 1944 depremi sonrası tavanı çökmüş ve çan kulesi tamamen yıkılmış bir haldeyken Rahmi Koç tarafından restorasyona tabi tutulmuş. Harap bir haldeyken 2006 yılında işadamı Rahmi Koç'un devreye girmesiyle kilise aslına uygun onarılmış ve çan kulesi yeniden inşa edilmiş. Bir nevi hayat bulmuş.
Adada inşa edilen ilk kilise olma özelliğini taşıyan Agia Triyada Kilisesi 1922 yılına kadar ibadete açık kalmış. Mübadeleden sonra kendi kaderine terk edilen kilise ilgisizlik nedeniyle sahip olduğu birçok ikonu yitirmiş durumda.
Tarihte adını adanın en görkemli ve en büyük kilisesi olarak söz ettiren Panayia Kilisesi insani ve doğal tahribata, yangına ve 1944 depremine rağmen bütün ihtişamı ile 1954 yılına kadar ayakta kalabilmiş. 1954 yılında okul yaptırmaya karar verilince taş ihtiyacını karşılamak için yıktırılmıştır. Bu kiliseyle beraber Agios Pandeleimonos Kilise'sinin de aynı amaçla yıktırılmış olması yine üzücü doğrusu.
Don Kişot'un düşmanı yel değirmenleri de rüzgarın kendisini hissettirdiği tepelerin sembolü haline gelmiş. Yıllarca harap halde kalan değirmen ve kilise Rahmi Koç'un maddi-manevi desteğiyle restore edilmiş ve Cunda önemli bir kitaplığa sahip olmuş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde hizmet veren bu kitaplığa; ilerleyen yaşı nedeni ile göz sağlığı bozulan, "Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum." diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent'in ve eşinin ismi verilmiş. Necdet Kent'in oğlu Muhtar Kent, merhum babasından kalma bin üç yüzü aşkın kitabı bu kitaplığa bağışlamış.
Cunda'yı keşfederken yorulup nerede dinlenmeli derseniz meşhur Taş Kahve'de adaçayı içmenizi öneririm. Karadeniz Pastanesi'nde de damla sakızlı kurabiyenin tadına bakmadan bir de yanında kahvenizi yudumlamadan dönmeyin derim. Sahilde birbiri ardına sıralanmış restaurantlardan birini de seçebilirsiniz kendinize. Biz Boncuk'ta oturup kalamar yedik. Balık köftesi, kabak çiçeği dolması, soğanlı sübye, levrek marine tavsiye edilen lezzetler arasında.
Arnavut kaldırımlı sokaklarda gezmeden,
Aşıklar tepesine çıkmadan,
Lokma tatlısı yemeden,
Kızarmış dondurmanın tadına bakmadan,
Taş Kahve'ye uğramadan,
Restaurantlarda balık yiyip, rakı içmeden bir de Orhan Veli'den iki dize söylemeden,
Tarihi yel değirmenlerini görmeden,
Koylarda yüzmeden,
Resim çekmeden ve anıları kaydetmeden sakın geri dönmeyin.
![]() |
| Güneşi nerede ve nasıl batırmayı dilerdin? |
Öncelikle Ayvalık merkezine 8 km olan adaya Ayvalık'tan kalkan belediye otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Özel aracınız ile gidecekseniz Ayvalık ile Cunda arasında 1964 yılında kurulan ''Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü''nden geçip adanın girişinde bulunan otoparklara aracınızı park edip adayı karış karış keşfedebilirsiniz. Taş evleri, tarihi mekanları, deniz-kum-güneş zincirleme reaksiyonuyla ve doğasıyla tanışınca bana hak vereceksiniz.
Ada sokaklarını keşfederken sizi yalnız bırakmayacak dostlarınız olacak: Cunda'nın kedileri!


Döndüğünüz her köşede, hayran kaldığınız her kapının önünde kedilerle karşılaşmaya hazır olun. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama kediler öyle sıcak kanlı ki yavaş yavaş yanınıza yaklaşıp ''Beni sevin.'' diyorlar adeta.
Cunda aynı zamanda kiliselerin yoğun olarak bulunduğu bir ada. Bizans mimarisinde toplantı ve mahkeme salonlarında sıkça kullanılan plan tarzıyla oluşturulan Taksiyarhis Kilisesi bunlardan biri. 1927-28 yıllarında minaresiz olarak camiye çevrilen kilise içinde barındırdığı çeşitli ikonları yitirmiş. Bu üzüyor beni fakat tahribata rağmen hala birtakım ikonlar bulunmakta. Bunlardan en ilgi çekeni Yunus peygamberin uzun süre denizde kalıp bir balığın içinde yaşadıktan sonra balığın içinden çıkışını tasvir eden ikon. Aşıklar tepesinde yer alan Agios Yannis Kilisesi 1944 depremi sonrası tavanı çökmüş ve çan kulesi tamamen yıkılmış bir haldeyken Rahmi Koç tarafından restorasyona tabi tutulmuş. Harap bir haldeyken 2006 yılında işadamı Rahmi Koç'un devreye girmesiyle kilise aslına uygun onarılmış ve çan kulesi yeniden inşa edilmiş. Bir nevi hayat bulmuş.
Adada inşa edilen ilk kilise olma özelliğini taşıyan Agia Triyada Kilisesi 1922 yılına kadar ibadete açık kalmış. Mübadeleden sonra kendi kaderine terk edilen kilise ilgisizlik nedeniyle sahip olduğu birçok ikonu yitirmiş durumda.Tarihte adını adanın en görkemli ve en büyük kilisesi olarak söz ettiren Panayia Kilisesi insani ve doğal tahribata, yangına ve 1944 depremine rağmen bütün ihtişamı ile 1954 yılına kadar ayakta kalabilmiş. 1954 yılında okul yaptırmaya karar verilince taş ihtiyacını karşılamak için yıktırılmıştır. Bu kiliseyle beraber Agios Pandeleimonos Kilise'sinin de aynı amaçla yıktırılmış olması yine üzücü doğrusu.
Don Kişot'un düşmanı yel değirmenleri de rüzgarın kendisini hissettirdiği tepelerin sembolü haline gelmiş. Yıllarca harap halde kalan değirmen ve kilise Rahmi Koç'un maddi-manevi desteğiyle restore edilmiş ve Cunda önemli bir kitaplığa sahip olmuş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde hizmet veren bu kitaplığa; ilerleyen yaşı nedeni ile göz sağlığı bozulan, "Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum." diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent'in ve eşinin ismi verilmiş. Necdet Kent'in oğlu Muhtar Kent, merhum babasından kalma bin üç yüzü aşkın kitabı bu kitaplığa bağışlamış.
![]() |
| Agios Yannis Kilisesi |
![]() |
| Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı |
Cunda'yı keşfederken yorulup nerede dinlenmeli derseniz meşhur Taş Kahve'de adaçayı içmenizi öneririm. Karadeniz Pastanesi'nde de damla sakızlı kurabiyenin tadına bakmadan bir de yanında kahvenizi yudumlamadan dönmeyin derim. Sahilde birbiri ardına sıralanmış restaurantlardan birini de seçebilirsiniz kendinize. Biz Boncuk'ta oturup kalamar yedik. Balık köftesi, kabak çiçeği dolması, soğanlı sübye, levrek marine tavsiye edilen lezzetler arasında.
Benim de deneyimleyemediğim şeyler oldu elbet. Olur da Cunda'ya, Kokulu Ada'ya yolunuz düşerse;
Arnavut kaldırımlı sokaklarda gezmeden,
Aşıklar tepesine çıkmadan,
Lokma tatlısı yemeden,
Kızarmış dondurmanın tadına bakmadan,
Taş Kahve'ye uğramadan,
Restaurantlarda balık yiyip, rakı içmeden bir de Orhan Veli'den iki dize söylemeden,
Tarihi yel değirmenlerini görmeden,
Koylarda yüzmeden,
Resim çekmeden ve anıları kaydetmeden sakın geri dönmeyin.
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Orhan Veli/Vazgeçemediğim
1 Temmuz 2014 Salı
Özyeğin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kampı - 2
![]() |
| Marshmallow- TED Talk |
Girişimcilik dersinden sonra Mehmet Genç ile tanıştık ve Strateji'yi kavrama adına küçük bir oyun oynadık. Oyun kısaca şöyleydi: Karşı taraf aklından 1 ve 100 arasında bir sayı tuttuğunda onu en az kaç tahminde bilirsin? Örneğin karşı taraf 79 sayısını tutmuş olsun. İlk söylenecek tahmin 50 olmalı. Sonra aklından 79'u tutan kişi sayısının 50'den büyük olduğunu söyleyip karşı tarafa bir hak daha tanır. İkinci tahmin ise 75 olmalı. Sayının 75'ten büyük olduğunu öğrendikten sonra tahmin süreci devam eder. Burada işin sırrı ''yarıya indirmek.''
Oyunu iki defa başa sarıp oynadık ve ana fikir ortaya çıkarıp bunun iş hayatına yansıttık, strateji planlama hakkında konuştuk. Bir de ''Altın Madeni'' isimli bir case hakkında tartışma yaptık. Bize sunulan 3 fikirden hangisinin daha karlı olduğu hakkında fikirlerimizi paylaştık. Amaç hangisinin doğru olduğu değil, hangisinde minimum zarar-maksimum zarar göreceğimizi bulmaktı.
![]() |
| Hard work beats talent if talent doesn't work hard! |
Mehmet Genç'ten sonra içten biri olan Bige Saatçioğlu ile pazarlama atölyesi yaptık. Ünlü markaların kullandığı pazarlama yöntemleri hakkında bilgiler edindik. Banu Yelkovan ve Bağış Erten ile birlikte ''Ne olacak bu sporun hali?'' diye konuştuk ve yeni bir mottomuz oldu: ''Hard work beats talent if talent doesn't work hard!''
Girdiğimiz her dersten sonra eğitmenlerimiz bize üzerinde çalışacağımız ve ardından sunum yapacağımız konular verdi. Ümit Özlale beni ekonomi hakkında çok heyecanlandırmıştı. Ben de ''Kadınların İş Gücüne Katılım Oranı'' hakkında çalışmak istedim. Üçer kişilik gruplara ayrıldık ve herkes seçtiği konu hakkında bir gün boyunca çalışma, araştırma yapma ve akademisyenlerle görüşme şansını yakaladı. Kampın son günü öğretim üyelerinin ve dekanın bulunduğu jüriye sunumlarımızı yaptık. Birinci olamasak da jüriden duyduğumuz cesaret verici cümleler bizi gururlandırdı.
Özyeğin'e adım atar atmaz kulağımla işittiğim, gözümle gördüğüm, elimle dokunduğum her şey kocaman bir iyi ki olarak geri döndü bana. Fakülteyi ve bölümleri tanıma fırsatı edindim, henüz 3 gündür tanıdığım insanlarla hoşgörüyle, özveriyle nasıl başarılı bir ekip çalışması yapabildiğimi gördüm. Üniversite yaşamını deneyimledim, araştırmalar yaptım, çekinmeden sorular sordum. Kısacası hem eğlendim hem öğrendim. Ayrılırken fark ettim ki biz anlamadan aile olmuşuz. Orada edindiğim arkadaşlarımla hala görüşüp yazışıyoruz. Her şeyin 8'i silik bir odada (508) başladığını ve kamp boyunca uyku nedir bilmeyen bu ekibi asla unutmayacağım!
30 Haziran 2014 Pazartesi
Özyeğin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kampı

Aslında her şey okula asılan afişi görmemizle başladı. ''Ne olacak bu ülkenin, ekonominin, politikanın, sporun hali?'' diye soran ve alıcıyı -yani beni- harekete geçiren işlevi çok güzel kullanan bir afiş. Eee bu işlev bu kadar güzel kullanılmışken ben de harekete geçtim ve Özyeğin Üniversitesi'nin sitesine girip İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nin kampını araştırdım. Başvuru yapmaya karar verdim.
Başvuru formunun sonunda yer alan ''Bir tuğladan ne yapılabilir? Listeleyiniz.'' sorusuna verdiğim ilk yanıt: ''Tuğlayı kırarım, ayrılan parçalardan biriyle yere sek sek düzeneği çizerim ve o parçayı oyunu ilerletme taşı olarak kullanırım.'' demek oldu. Birkaç madde daha ekleyerek formu başvurunun son gecesi gönderdim ve ertesi sabah başvuru yaptığımı unutarak uyandım.
Okul kapandı, tatil başladı ve ben evde sıkılıyorum derken bir telefon
geldi. Marquez çok haklıydı. ''Güzel şeyler onları hiç beklemediğimiz anda
gerçekleşirdi.'' Kampa kabul edildiğimi öğrendim ve telefondaki ses ''Kesin
gelecek misin?'' dediğinde ''Evet!'' dedim. Ve evet derken ne ailemin kamptan
haberi vardı, ne kampüsün nerede olduğunu biliyordum ne de bir başıma kalkıp
İstanbul'a gidecek cesareti sezebiliyordum. Fakat izni aldım, nasıl ulaşacağımı
öğrendim. Daha önce hiç yalnız gitmediğim ve geceleri mücevher kutusuna
benzeyen o şehre komşuların deyimiyle kızbaşıma gittim. Altunizade'den kalkan servisle Çekmeköy Kampüsü'ne geçtik. Servisten inince meraklı gözlerle etrafı taradım. Kendisini yeni tanıdığım bu üniversitede kimbilir kimlerle tanışacak, neler öğrenecek ve neler deneyimleyecektim.
Devamı bir sonraki postta.
21 Aralık 2013 Cumartesi
Dişlerinizi Fırçaladınız mı?
Biliyorum ki şimdi umut etme vakti ağlamak yerine. Vazgeçmek yerine kalıp mücadele etme vakti. Hayal kurma vakti işte tam bu vakitler ve müzik dinleme. Bir mum yakıp dilek dileme sonra kendi kendine üfleme vakti belki de. Zaman birisi giderken arkasından döktüğümüz bir bardak su kadar. Dünya; beni, bizi, bizleri arkasında bırakarak ilerliyor. Sanırım bu yüzden rüyalar var bizi bir yerlere yetiştirmek için. ''Gerçekleşmesini istediğin şeyi önce rüyanda gör.'' diye fısıldamıştı Buket Uzuner. Öyleyse şimdi uyuma vakti. Evet, şimdi rüyalarımda geç kalmışlığıma yetişme vakti.
15 Aralık 2013 Pazar
Eğer Uçak Düşerse... Lanet Olsun!
Boyama kitabının sayfaları gibi yaşanabilirdi hayat. Ten rengimiz mor olabilirdi ya da yeşil karlar yağabilirdi. Güneş de pembe doğabilirdi mesela her gün. Kısacası Patti gibi Peter Pan klanından gelmek isterdim. Yani asla büyümemek. Fakat geçen her kasımdan birer yaş aldım. Yıl geçti, yıllar geçti. Zaman akıp gitti. Tıpkı senin gidişin gibi. Arkandan izledim seni, gidişini, köşeyi dönüşünü... İnsanlar yürüyüşlerinden tanınırlarmış, parmak izi gibi. Giyim tarzlarını değiştirseler, saçlarını kestirip boyatsalar, lens taksalar, sakal bıraksalar hatta estetik bile yaptırsalar adım atışları hep aynı kalır, onları ele verirmiş. Ne kadar değişsen bile hala aynı yürüyüşün. Kendinden emin, hızlı ve güvenli atıyorsun adımlarını. Ben senin olgunluğunu, kendinden emin oluşunu seviyorum. Kaç 24 saat geçti bilmiyorum. Sürekli ''Neden?'' sorusunu düşünüyorum. Ben en iyi arkadaşıma sahip olduğum için şanslıyım demek istiyorum. İki cümlelik susuşlarım oluyor sonra. Yaktığın cesedin külleri çarpıyor yüzüme. Karşına canlı çıkabilmek ve kalbine giden yolu bulabilmek için satranç tahtasının üzerindeki ayak izlerimi takip etmeliyim. Çünkü sen bensin, ben senim artık. Çünkü yollarımız sürekli kesişiyor ve artık birlikte devam etmeli. Çünkü birbirimize karıştık.
9 Ağustos 2013 Cuma
Çünkü İtalya ve Bir Dinozorun Gezileri
Gizli bir şeyler var beni bilinmeze çağıran. Bir ses var kulağıma fısıldayan. Keşfetmelisin diyen. Ne zaman peşine düşmeye kalksam bu sesin hayallerimin ortasında buluyorum kendimi. Kayboluyorum. Gitmek istediğim yerler çok uzak değil biliyorum. Bir adım. Evet, sadece bir adım kaldı. Bir adım atıp elimi uzatsam açıcam kapıyı. Kapının arkası, Harikalar Diyarı. Kendimle karşılaşıcam oralarda dahası kendilerimle. Boyuna maceralarım olacak, hepsine bir bir şahit olucam. Hissediyorum, keşfetmek yakın. Çünkü
Gitmek, en büyülü eylem.
Yolculuk, en büyülü kelime.
Yolcu, kendime yakıştırdığım en büyülü sıfat.
Her gitmenin bir dönüşü olacak sonra. Ailemi, şehrimi, evimi, yatağımı özlicem. Şehir romantiği olucam ben. Döndükten sonra yine bir ''Gitmek Ateşi'' düşecek içime, yollara düşücem. Bu bir döngü. İki ayrı dünya arasındaki koridor da yaşlanıcam. Biri yerleşik diğeri kavşaklarla dolu dünya. İkisinin de kapısı bana daima açık olacak.
Ben böyle düşünür dururken Mina Urgan kavşaklarla dolu dünyanın kapısını aralamış bekliyordu beni. Keşfetmelisin diyen sesi duyduğumda elime geçti ''Bir Dinozorun Gezileri.''
Işıkları sönmeyen Paris'i, tarih kokan Roma'yı, keep to the left uyarılarıyla dolu sevecen insanlı İngiltere'yi, doggy bagli Amerikan lokantalarını, hippili Kaliforniya'yı ve daha birçok ülkeyi ve şehri bir de ondan dinledim.
Ve ben bu ufak tefek, beyaz saçlı, sigara içen, cesur, komünist ve ateist olduğunu televizyon ekranlarında söyleyen İngiliz Edebiyatı profesörünün gezilerini okudum ve kendiyle alay etmeyi bilen bu zeki kadını çok sevdim.
Bu dinozorun küçük mutluluklarına, deniz tutkusuna, Bodrum yaşantısına, mavi yolculuklarına, Anadolu gezilerine yazdıklarıyla tanık oldum.
''Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız.'' diye başlıyor anlatmaya. Hayat felsefesi yapılacak bir cümle. Ben de diyorum ki mutluluğu başkasına da verelim çoğalsın. Bir zincir olalım. Adını hayattan keyif alma koyalım. Ne güzel olur değil mi?
Deniz tutkusundan bahsederken de ''Her beden suyun üstünde kalabildiğine göre, insanın boğulmasının nedeni su değil korkudur.'' diyor yazarımız. Hayatta bir okyanus, yaşamaktan korkmayın bayanlar baylar. Dinozorumuza göre bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır. Sadece gezilerin anlatıldığı bir kitap değil anlayacağınız. İçinde hayattan, doğadan, kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz bir kitap aynı zamanda. Samimi. İçten. Sıcak.
Sen ''Benim gibi bir kocakarının hayatını kim merak eder ki...'' demişsin Mina Urgan. Kusura bakma ama biraz ayıp etmişsin. Sana hayran oldum. Hep çok merak ettiğim dünyanın kapısını araladın bana. Sana çok teşekkür ediyorum, her neredeysen.
Robert Browning tüm şairleri kıskandıracak iki dize söylemiş:
Open my heart and you will see
Graven inside of Italy
Benim de gönlümde ilk İtalya'yı görmek yatar sevgili Robert.
Neden mi?
Çünkü İtalya Akdeniz'in bir parçasıdır.
Çünkü Rönesans orada başlamıştır.
Çünkü İtalya açık hava müzesidir.
Çünkü diktatör Mussolini ve faşizim bile insanlığa aykırı bir yere dönüştürmemiştir İtalya'yı. İnsanları sevecen ve yumuşak huyludur.
Çünkü Non Basta Una Vita yani Bir Ömür Yetmez dedikleri Roma oranın başkentidir.
Çünkü dileklerin Trevi Çeşmesi'ne attığın parayla gerçekleşir İtalya'da.
Çünkü en güzel manzaralar Floransa'dadır.
Çünkü dünyanın en güzel pizzaları, makarnaları, dondurmaları İtalya'dadır.
Çünkü İtalyan Katolikleri, Hazreti İsa'yı, yetişkin bir adam olarak değil, anasının kucağında küçücük bir bebek olarak görürler. Yani İtalyanlar çocuklarına önem verirler.
Çünkü dünyanın dört kilometrelik bir köprüyle karaya bağlı, Laguna'ya serpilmiş üç yüz kadar adacık üstüne kurulu, o adacıkları birbirine bağlayan üç yüze yakın irili ufaklı köprüsü olan, trafiğe tümüyle kapalı, mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla tıklım tıklım dolu kenti İtalya'dadır. Ve bu kent şüphesiz Venedik'tir.
Çünkü İtalya hem Roma'ya hem Venedik'e sahip olduğundan Mina Urgan tabiriyle hem yaşam hem ölüm ülkesidir.
Hasan Tahsin Efendi'nin 1834'te yazdığı;
Paris'e git, hey efendi, aklın var ise,
Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e
dizelerini okurken içimden Paris yerine Venedik'i koyuyorum. Tamamen iç ses, engelleyemezsin. Ebette aklım varken Paris'e de gidilecek.
Neyse lafı fazla uzattım. ''Yolcu, veda etmesini bilmeli yoksa gölgesi boyunu aşar.'' demişler.
Bana müsaade.
Gitmek, en büyülü eylem.
Yolculuk, en büyülü kelime.
Yolcu, kendime yakıştırdığım en büyülü sıfat.
Her gitmenin bir dönüşü olacak sonra. Ailemi, şehrimi, evimi, yatağımı özlicem. Şehir romantiği olucam ben. Döndükten sonra yine bir ''Gitmek Ateşi'' düşecek içime, yollara düşücem. Bu bir döngü. İki ayrı dünya arasındaki koridor da yaşlanıcam. Biri yerleşik diğeri kavşaklarla dolu dünya. İkisinin de kapısı bana daima açık olacak.Ben böyle düşünür dururken Mina Urgan kavşaklarla dolu dünyanın kapısını aralamış bekliyordu beni. Keşfetmelisin diyen sesi duyduğumda elime geçti ''Bir Dinozorun Gezileri.''
Işıkları sönmeyen Paris'i, tarih kokan Roma'yı, keep to the left uyarılarıyla dolu sevecen insanlı İngiltere'yi, doggy bagli Amerikan lokantalarını, hippili Kaliforniya'yı ve daha birçok ülkeyi ve şehri bir de ondan dinledim.
Ve ben bu ufak tefek, beyaz saçlı, sigara içen, cesur, komünist ve ateist olduğunu televizyon ekranlarında söyleyen İngiliz Edebiyatı profesörünün gezilerini okudum ve kendiyle alay etmeyi bilen bu zeki kadını çok sevdim. Bu dinozorun küçük mutluluklarına, deniz tutkusuna, Bodrum yaşantısına, mavi yolculuklarına, Anadolu gezilerine yazdıklarıyla tanık oldum.
''Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız.'' diye başlıyor anlatmaya. Hayat felsefesi yapılacak bir cümle. Ben de diyorum ki mutluluğu başkasına da verelim çoğalsın. Bir zincir olalım. Adını hayattan keyif alma koyalım. Ne güzel olur değil mi?
Deniz tutkusundan bahsederken de ''Her beden suyun üstünde kalabildiğine göre, insanın boğulmasının nedeni su değil korkudur.'' diyor yazarımız. Hayatta bir okyanus, yaşamaktan korkmayın bayanlar baylar. Dinozorumuza göre bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır. Sadece gezilerin anlatıldığı bir kitap değil anlayacağınız. İçinde hayattan, doğadan, kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz bir kitap aynı zamanda. Samimi. İçten. Sıcak.
Sen ''Benim gibi bir kocakarının hayatını kim merak eder ki...'' demişsin Mina Urgan. Kusura bakma ama biraz ayıp etmişsin. Sana hayran oldum. Hep çok merak ettiğim dünyanın kapısını araladın bana. Sana çok teşekkür ediyorum, her neredeysen.
Robert Browning tüm şairleri kıskandıracak iki dize söylemiş:
Open my heart and you will see
Graven inside of Italy
Benim de gönlümde ilk İtalya'yı görmek yatar sevgili Robert.
Neden mi?
Çünkü İtalya Akdeniz'in bir parçasıdır.
Çünkü Rönesans orada başlamıştır.
Çünkü İtalya açık hava müzesidir.
Çünkü diktatör Mussolini ve faşizim bile insanlığa aykırı bir yere dönüştürmemiştir İtalya'yı. İnsanları sevecen ve yumuşak huyludur.
Çünkü Non Basta Una Vita yani Bir Ömür Yetmez dedikleri Roma oranın başkentidir.
Çünkü dileklerin Trevi Çeşmesi'ne attığın parayla gerçekleşir İtalya'da.
Çünkü en güzel manzaralar Floransa'dadır.
Çünkü dünyanın en güzel pizzaları, makarnaları, dondurmaları İtalya'dadır.
Çünkü İtalyan Katolikleri, Hazreti İsa'yı, yetişkin bir adam olarak değil, anasının kucağında küçücük bir bebek olarak görürler. Yani İtalyanlar çocuklarına önem verirler.
Çünkü dünyanın dört kilometrelik bir köprüyle karaya bağlı, Laguna'ya serpilmiş üç yüz kadar adacık üstüne kurulu, o adacıkları birbirine bağlayan üç yüze yakın irili ufaklı köprüsü olan, trafiğe tümüyle kapalı, mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla tıklım tıklım dolu kenti İtalya'dadır. Ve bu kent şüphesiz Venedik'tir.
Çünkü İtalya hem Roma'ya hem Venedik'e sahip olduğundan Mina Urgan tabiriyle hem yaşam hem ölüm ülkesidir.
Hasan Tahsin Efendi'nin 1834'te yazdığı;
Paris'e git, hey efendi, aklın var ise,
Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris'e
dizelerini okurken içimden Paris yerine Venedik'i koyuyorum. Tamamen iç ses, engelleyemezsin. Ebette aklım varken Paris'e de gidilecek.
Neyse lafı fazla uzattım. ''Yolcu, veda etmesini bilmeli yoksa gölgesi boyunu aşar.'' demişler.
Bana müsaade.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









