Sanırım yine en doğru yol beyaz sayfaları kirletmek. Bol ışık alan bir yere oturup elime kalemi almak içimden geçenleri aktarmaya yetecek mi bakalım koca adam.
Yüzündeki çizgilerden başlayabilirim seninle olan yolculuğa. Güldüğünde seni dünyanın en yakışıklı adamı yapan o çizgilerden. Birer kanıt, birer anı onlar yüzünde. Benden, annemden, bizden. Ailemizden birer anı...
Çok şanslı olduğumu söylemeliyim önce. Dünyaya gelirken aileni, anne, babanı seçme hakkı tanımıyorlar sana. Bir nev-i rastgele. Ben senin oltana takılmış bir balığım. Sudan çıktığımda senin kovanda yeniden hayat bulan bir balık. Balık olma durumumdan da hoşlanmazsın sen bu satırları okurken. Çünkü sen tuttuğun balıkları geriye bırakırsın. Özgür olsun, uzunca yaşasın istersin, bilirim. Başka hayat yaşama şansı sunulsa yine biz olmayı seçerim ben şüphesiz.
Gözümün içine bakan, o ışığı keşfeden, gözlerimin içini güldüren adam: Babam. Bütün madalyaları, bütün Oscarları, bütün plaketleri ''ilk'' sana verdim, sana astım ben. Her şeyin ilki sende. En içten sana sarılıp ağladım, en içten seninle güldüm. Beni hep anlamaya çalıştın. Elimi uzattığımda hemen tutacak kadar yakın oldun. Hep öyle oldu. Hala öyle. Öyle olmaya devam edecek.
Her zaman arkamda olduğunu bilmek çok güzel.
Seninle uzun yürüyüşler yapıp sohbet etmek çok güzel.
Seni mutfakta görmek ve senin yaptığın yemekleri yemek çok güzel.
Seninle çakır keyif olmak çok güzel.
Seninle eğlenmek ve senin yanında gülmek çok güzel.
Beni sevmen çok güzel.
Seni sevmek çok güzel.
Bir gün değil, her gün söylediğim cümle: ''İyi ki varsın Superhero!''
as is etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
as is etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Haziran 2013 Pazar
5 Mayıs 2013 Pazar
Taksim Blues
Bu yazı epey rötarlı. 13 Nisan'a doğru zamanda yolculuğa çıkıyorum, her kelimede biraz daha geri gidiyorum. Yaşadıklarımı beynime kazıdığım o hafta sonuna. (Siz bu satırları okurken yazar, içeride sınavına çalışıyor olacak!)
Reenkarnasyon. İnanır mısın? ''Yok canım'' gibisinden cümleler kurduysanız bu paragrafı okumadan geçmenizi öneririm. Ben inanıyorum. Üstelik size bir sır vereyim, bir üst boyuttan gelmiş birini bile tanıyorum: Şaman Martı. Önceki hayatında bizim gibi yaşamış şimdi bir üst boyutta. En çokta her şeyden nasıl haberdar oluyor onu merak ediyorum. Bildikleri bu dünyanın çok ötesinde... Tahminlerimize göre de hiç uyumuyor! Kendisini zombi olarak nitelendirdiğini duydum. İşin özü ben onunla bir sonraki hayatımda da bağlantılarım olsun istiyorum. (Evren yaz bunu bir kenara!)
''Sanatla ilgilenen, uğraşan ve üzerine sanat tozu bulaşmış insanın kötü olabileceğine inanmıyorum.'' dedi Bennu Yıldırımlar Edirne Akademi'nin kapanış gecesinde. Üzerime sanat tozunu bulaştıranlardan biri Martı. Lanetlenmenin en kolay yolu: bir sanat olmadan yaşamak iki vejetaryan olmak!

''Aşk bahanesidir şiirin'' dedik biz de ve sabah sekizde düştük İstanbul yoluna. Vardığımızda ilk durak Ahtamar'dı. Taksim'de kahvaltı salonu. Yenen bal-kaymak tadında insanlarla birlikteydim. Nurcan ve Figen ablam-öğrenmenim. (Nasıl hitap etsem çelişkisi.) Ardından İstiklal'e attık kendimizi, kalabalıkların arasına karıştık. Hava harikaydı, parmak arası terlik ve şortla gezen insanlar gördüm. Daha bu havanın temmuz ve ağustos versiyonu var oysaki. Bir hafta öncesine kadar gayet kazağımı çekiyordum ben üstüme Edirne'de ondandır bu garipseyiş. Hala ısınamamışım ki üzerimdeki ceketi bir türlü çıkarıp atamadım o gün. Elimizde kahvelerimizle dolaştık durduk ne zamanki son yudumumuzu çektik karşımızda Galata duruyordu. Bazen insanı bir yangın kulesi de çağırır, değil mi Yusuf Atılgan? Galata'nın hemen yanında yükselen binada bulunan Konak'a oturduk. Manzara şahane!

Bundan sonraki durağımız Atlas olacaktı. İstanbul Film Festivali kapsamında Kelebeğin Rüyası'nı izleyecektik. (Aramızda üçüncü kez izleyen biri vardı tahmin edersiniz kim olduğunu!) Gösterime filmin kadrosu katılacaktı bu yüzden heyecanlıydım. Fakat Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ yoktu. Yılmaz Erdoğan ve onun güzel eşi Belçim Bilgin oradaydı. Ara verilmeden izledik filmi, festivalin bu özeliğini seviyor Martı. Arkamızda oturan kadın duygularını ne tür bir yoğunlukta yaşadı bilemedim. Tebessüm edilmesi gereken yerde bastı kahkahayı ve sonlara doğru hayatım boyunca dökmediğim gözyaşlarını döktü. Pes dedirtir ve pes diyorum her neredeysen! Defalarca izlenilesi bir film Kelebeğin Rüyası. Öyle güzel kurulmuş cümleler vardı ki, gösterim esnasında cümleleri not aldım. Karanlık olduğu için komik biçimli harfler çıkmış ortaya. Gösterimden sonra söyleşi yapıldı.
Yılmaz Erdoğan ''Bir insanın ne kadar yaşadığı değil yaşam sırasında neler yaptığı önemlidir.'' diyerek çıkmış yola.
''Şair, şairane bir şey değildir.''
''Şair, aşk mektubu yazarı değildir.''
''Şair, hakikat süzer.'' sözleri yardımcısı olmuş. Dramatik iniş çıkışlar da ilham vermiş tabi.
Yedi yıl önce ortaya çıkmış aslında. Uğraştığı tüm işlerin bir araya gelmesi olarak nitelendiriyor bunu Yılmaz Erdoğan. Şairlerle yazıştığı söyledi. Bir nevi ruh çağırma gibi düşünülebilirmiş. Rüştü Onur'la, Muzaffer Tayyip Uslu'dan izin istemiş. Onlar da ''Bizim genç yaştaki ölümümüze acıyacakları bir film olacaksa hiç girme o işe. Esas mesele şiirdir.'' demişler. Filmde bu sözün çok iyi tutulduğunu görüyoruz: Üç ölüm bir arada. Tek tabut, tek mezar, tek mevlit. Ölümle yaşam arasındaki metaforlar öykünün içine gizlenmiş.
''Siz de şairsiniz ve şiire karşı olan borcu ödediğinizi düşünüyor musunuz?'' diye bir soru yöneldi o gün. Yılmaz Erdoğan'da ''Şiire karşı değil ama Rüştü'ye ve Muzaffer'e karşı olan borcumu ödediğimi düşünüyorum.'' diye yanıtladı. Peki ya bizim borcumuz? Kıvanç'ın dediği gibi bilmemekten utanmıyor muyuz? Film ağır bir tokat attı bizlere, iyi ki varsın üstat.
Biz oturduğumuz yerin azizliğine uğradık soru sorma şansımız olmadı. Fakat çıkışta Yılmaz Erdoğan bekliyordu. Arkalardan geldiğimiz için yoğunluk yoktu, evet hala bir şansımız vardı! Elimde Muzaffer Tayyip Uslu'nun kitabını tutuyordum. ''Şimdilik.''
- Rica etsem imzalar mısınız? diye sordum.
-Nihayet! Helal olsun sana! dedi.
Bir tarafa ''Çok şükür Muzafferim.'' yazdı. Diğer tarafa 'Duygu'ya sevgiyle'' diye imzaladı. Çok şükür ya, kitapçılarda arka raflara itilen o tozlu şiir kitaplarını düşünün... Yılmaz Erdoğan sayesinde ''Şimdilik'' en çok satanlar listesine yükseldi. Hayatı ne kadar iyi değerlendirirsek onun karşılığının alındığının dersi bu. Neredeyse 70 yıl sonra adamlar hak ettikleri yerdeler.
Martı, filmi ilk izledikten sonra ''Edirne İl Halk Kütüphanesi'ne koşmuş. Depoda 1945 baskısını bulmuş. Zonguldak A.R. İncealemdaroğlu Basımevi. Bunu da anlattık ve şüphesiz ki Yılmaz Erdoğan bundan çok etkilendi. Etkilenilmeyecek gibi de değil, 68 yıl sonra depodan çıkıyor kitap. Sararmış, kıvrılmış, yıpranmış sayfalar... Kitaba nefes aldırmış Martı. Şunu da merak etmeden duramıyoruz:
O zamanlarda sadece Zonguldak'ta basılmış o kitap Edirne'ye nasıl geldi? (İç ses: Takma kafana Duygu sen kendi iç savaşını ver. İyi ki gelmiş!)
Sen görevini layıkıyla yaptın üstat. Değerli olana sahip çıktın, şiir gibi bir film yarattın. Milyonlarca kez tebrik ediyorum seni, iyi varsın!

Atlas'tan ayrılıp yine kalabalıkların arasına karıştık. ''Kısa ömürlü bir yaratıktık.'' ''Sinemadan çıkmış insan.'' Beş on dakika içinde de ölmüşüzdür çünkü etrafımızdan farklı ruh halinde olan insanlar akıp gidiyordu. Bizi alıp aralarına kattılar kendimizi restaurantta bulduk. Sonra Nevizade... Biranın üstüne de ıslak hamburger attık iyi mi?
Ertesi gün Forum'da vakit geçirdik. Kahvaltının ardından gazetelerimizi alıp Starbucks'ta kaptık köşemizi. İki güzel kitap aldım. Hakan Günday/Az ve İhsan Oktay Anar/Puslu Kıtalar Atlası. Bir de Martı'nın hediyesi Buket Uzuner/İki Yeşil Susamuru. Hepsi bir solukluktu. Hele ''Az''.
''Sevgili Duygu,
Bütün hafta sonların böyle (Bkz. Kelebeğin Rüyası Film Festivali etkinliği!) güzel geçsin e mi?!
Öper Martı'' diye bir not düşülmüş İki Yeşil Susamuru arasına. Harika anlardı ve anlar birleşince olağanüstü bir hafta sonu meydana geldi. '' Maddenin hallerinden biri de olağanüstü olandır.'' ;) Grazie Martı!
Hafta sonunun esprisi: Moon Iron White Head.
Hafta sonunun sözü: İstanbul'da yaşamayın, İstanbul'u yaşayın! (Ayşe Arman'ın 14 Nisan Pazar günü yayınlanan yazısının başlığı.)
''Sanatla ilgilenen, uğraşan ve üzerine sanat tozu bulaşmış insanın kötü olabileceğine inanmıyorum.'' dedi Bennu Yıldırımlar Edirne Akademi'nin kapanış gecesinde. Üzerime sanat tozunu bulaştıranlardan biri Martı. Lanetlenmenin en kolay yolu: bir sanat olmadan yaşamak iki vejetaryan olmak!
Yılmaz Erdoğan ''Bir insanın ne kadar yaşadığı değil yaşam sırasında neler yaptığı önemlidir.'' diyerek çıkmış yola.
''Şair, şairane bir şey değildir.''
''Şair, aşk mektubu yazarı değildir.''
''Şair, hakikat süzer.'' sözleri yardımcısı olmuş. Dramatik iniş çıkışlar da ilham vermiş tabi.
Yedi yıl önce ortaya çıkmış aslında. Uğraştığı tüm işlerin bir araya gelmesi olarak nitelendiriyor bunu Yılmaz Erdoğan. Şairlerle yazıştığı söyledi. Bir nevi ruh çağırma gibi düşünülebilirmiş. Rüştü Onur'la, Muzaffer Tayyip Uslu'dan izin istemiş. Onlar da ''Bizim genç yaştaki ölümümüze acıyacakları bir film olacaksa hiç girme o işe. Esas mesele şiirdir.'' demişler. Filmde bu sözün çok iyi tutulduğunu görüyoruz: Üç ölüm bir arada. Tek tabut, tek mezar, tek mevlit. Ölümle yaşam arasındaki metaforlar öykünün içine gizlenmiş.
''Siz de şairsiniz ve şiire karşı olan borcu ödediğinizi düşünüyor musunuz?'' diye bir soru yöneldi o gün. Yılmaz Erdoğan'da ''Şiire karşı değil ama Rüştü'ye ve Muzaffer'e karşı olan borcumu ödediğimi düşünüyorum.'' diye yanıtladı. Peki ya bizim borcumuz? Kıvanç'ın dediği gibi bilmemekten utanmıyor muyuz? Film ağır bir tokat attı bizlere, iyi ki varsın üstat.
- Rica etsem imzalar mısınız? diye sordum.
-Nihayet! Helal olsun sana! dedi.
Bir tarafa ''Çok şükür Muzafferim.'' yazdı. Diğer tarafa 'Duygu'ya sevgiyle'' diye imzaladı. Çok şükür ya, kitapçılarda arka raflara itilen o tozlu şiir kitaplarını düşünün... Yılmaz Erdoğan sayesinde ''Şimdilik'' en çok satanlar listesine yükseldi. Hayatı ne kadar iyi değerlendirirsek onun karşılığının alındığının dersi bu. Neredeyse 70 yıl sonra adamlar hak ettikleri yerdeler.
Martı, filmi ilk izledikten sonra ''Edirne İl Halk Kütüphanesi'ne koşmuş. Depoda 1945 baskısını bulmuş. Zonguldak A.R. İncealemdaroğlu Basımevi. Bunu da anlattık ve şüphesiz ki Yılmaz Erdoğan bundan çok etkilendi. Etkilenilmeyecek gibi de değil, 68 yıl sonra depodan çıkıyor kitap. Sararmış, kıvrılmış, yıpranmış sayfalar... Kitaba nefes aldırmış Martı. Şunu da merak etmeden duramıyoruz:
O zamanlarda sadece Zonguldak'ta basılmış o kitap Edirne'ye nasıl geldi? (İç ses: Takma kafana Duygu sen kendi iç savaşını ver. İyi ki gelmiş!)
Sen görevini layıkıyla yaptın üstat. Değerli olana sahip çıktın, şiir gibi bir film yarattın. Milyonlarca kez tebrik ediyorum seni, iyi varsın!
Atlas'tan ayrılıp yine kalabalıkların arasına karıştık. ''Kısa ömürlü bir yaratıktık.'' ''Sinemadan çıkmış insan.'' Beş on dakika içinde de ölmüşüzdür çünkü etrafımızdan farklı ruh halinde olan insanlar akıp gidiyordu. Bizi alıp aralarına kattılar kendimizi restaurantta bulduk. Sonra Nevizade... Biranın üstüne de ıslak hamburger attık iyi mi?Ertesi gün Forum'da vakit geçirdik. Kahvaltının ardından gazetelerimizi alıp Starbucks'ta kaptık köşemizi. İki güzel kitap aldım. Hakan Günday/Az ve İhsan Oktay Anar/Puslu Kıtalar Atlası. Bir de Martı'nın hediyesi Buket Uzuner/İki Yeşil Susamuru. Hepsi bir solukluktu. Hele ''Az''.
''Sevgili Duygu,
Bütün hafta sonların böyle (Bkz. Kelebeğin Rüyası Film Festivali etkinliği!) güzel geçsin e mi?!
Öper Martı'' diye bir not düşülmüş İki Yeşil Susamuru arasına. Harika anlardı ve anlar birleşince olağanüstü bir hafta sonu meydana geldi. '' Maddenin hallerinden biri de olağanüstü olandır.'' ;) Grazie Martı!
Hafta sonunun esprisi: Moon Iron White Head.
Hafta sonunun sözü: İstanbul'da yaşamayın, İstanbul'u yaşayın! (Ayşe Arman'ın 14 Nisan Pazar günü yayınlanan yazısının başlığı.)
5 Nisan 2013 Cuma
Drakula
Boğazımda bir düğüm…
Yoldayız, arkada ve sol cam kenarında otuyorum. Hava
hafiften iç ürpertici, tüyleri diken diken edici. Kısaca soğuk yani biraz da
sisli. Yolumuz kısa. Arka fonda eşlik edemediğim bir şarkı var. Düşük melodili,
gıcık ritimli. Bizimkiler küçük sohbetler ediyor yol boyunca. Ben arkada
sessiz.Elim ağırdan cama gidiyor ve bir iz bırakıyorum camdaki buğuya. Rastladığınız tüm insanlarda var olan ama tümü birbirinden farklı o iz. Parmak izi. Yine susmaya devam ediyorum. Aslında içimde isyanlar var, ahh hep kalbimin işi bu ayaklanmalar! Beynimden bir ordu gönderiyorum bastırmak için. En sonunda mantığım galip geliyor, elimi camdan çekiyorum.
Sanırım kendimle çeliştiğim anlardan birindeyim ya da az kahve içtim. Kim bilir belki; biri diyeti bıraktı bugün, akıl hastanesinde bir yatak boş kaldı ne bileyim belki de nükleer santral patladı.
Elim aniden bir şeyler yazıp çizmiş cama. ‘’iyi ki’’ ve üç nokta. Devamını getirememiş. Daha erken demiş. Bu ne vazgeçme ne erteleme imiş. Sadece daha erkenmiş. İrkildim, kontrol dışı gerçekleşmiş gibi geldi bunlar. Titredim, iyi ki ve üç noktanın üstünü çizdim.
İyi ki doğdun diyorum.
9 Ağustos 2012 Perşembe
Biraz Bira Biraz Şarap Öncesi
Günaydın Bayan,
Bugün kalbinizdeki dikenleri çıkarma sınavınız var. Bugün kendinizle vereceğiniz bir savaş aslında. Unutmayın savaşta her yol mübahtır. Biraz bira biraz şarap öncesinde uyandınız. Henüz geç kalmış değilsiniz. Hemen kalkıp üzerinize özleminizi geçirirseniz ve saçlarınızı aşıkları ağlatan yağmurlarla tararsanız, ardından koparılan çiçeklerle oluşturulmuş tacınızı başınıza takarsanız, hazırsınız! Aç gitmeyin, iki lokma mutluluk indirin midenize. Sınav boyunca yüzünüze konan kelebekler olsun. Takılıp düşecek olursanız size fısıldayan sese kulak verin, yağmur sesine, rengarenk! Bingo sorunuz ‘’24 ayar yalnızlık.’’ Damarlarınızın alışık olduğu altın vuruş etkisinde bu soru. Yüzme bilmiyorsanız hemen dalmayın havuz problemlerine. En iyi olduğunuz yerden başlayın, acıdan. Zamanınızı iyi kullanmaya bakın. Zaman beklemez. Yapabilirsiniz güzel bayan!
Başarılar!
Bugün kalbinizdeki dikenleri çıkarma sınavınız var. Bugün kendinizle vereceğiniz bir savaş aslında. Unutmayın savaşta her yol mübahtır. Biraz bira biraz şarap öncesinde uyandınız. Henüz geç kalmış değilsiniz. Hemen kalkıp üzerinize özleminizi geçirirseniz ve saçlarınızı aşıkları ağlatan yağmurlarla tararsanız, ardından koparılan çiçeklerle oluşturulmuş tacınızı başınıza takarsanız, hazırsınız! Aç gitmeyin, iki lokma mutluluk indirin midenize. Sınav boyunca yüzünüze konan kelebekler olsun. Takılıp düşecek olursanız size fısıldayan sese kulak verin, yağmur sesine, rengarenk! Bingo sorunuz ‘’24 ayar yalnızlık.’’ Damarlarınızın alışık olduğu altın vuruş etkisinde bu soru. Yüzme bilmiyorsanız hemen dalmayın havuz problemlerine. En iyi olduğunuz yerden başlayın, acıdan. Zamanınızı iyi kullanmaya bakın. Zaman beklemez. Yapabilirsiniz güzel bayan!
Başarılar!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


